RÜYA TABİRLERİ

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

13 Eylül 2011 Salı


Mevlana Mesnevi Doğan ve Baykuş Hikayesi (2.Kitap)


 O has köleye padişaha mensup adamların haset etmeleri
   Padişah, lütfüyle bir köleyi bütün adamların içinden seçmiş, onlardan üstün etmişti.   Elbisesinin pahası, kırk emirin maaşına bedeldi. Onun kazandığı kadir ve kıymetin onda birini, hattâ yüz vezir bile görmemişti.
   Talihin yaverliği, bahtının müsait oluşu yüzünden yücelmiş, âdeta bir Eyaz olmuştu. Padişah da sanki zamanın Mahmut’uydu.
1050. Ruhu padişahın ruhîyle birdi. Bu ten âleminden önce de o iki ruh, birbirine eş olmuş, birbirine âşina olmuştu.   Zaten iş, tenden önce olan iştir. Sonradan meydana gelenlerden geç!   İş ârifindir. Çünkü ârif, şaşı değildir. Gözü, ilk ekilen şeyleri görür.    Buğday mı ekildi, arpa mı? Gece, gündüz gözü ondadır. Gece, neye gebeyse onu doğurur.
   Bunu menetmek için yapılan hileler, başvurulan tedbirler havadan ibaret!
1055. Tanrı’nın takdirini, kendi tedbirinden üstün gören kişi, nasıl olur da kendi tedbirleriyle gönlünü avutabilir?   Aklına, tedbirine güvense tuzak içinde olduğu halde tuzak kurar, fakat canına andolsun, ne bu kurtulur,ne o!   Yüzlerce çayır, çimen bitse de, dökülse de sonun da yine Tanrının ektiği çıkar!    Ekilmiş ekinin üstüne ekin ekerler ama bu ikincisi fânidir, ilki doğrudur,ilki yerindedir.
   İlk ekin kemal bulur, seçilip toplanır. İkinci tohumsa bozulur, çürüyüp gider.
1060. Sevgilinin huzurunda tedbirini terk et; filvaki tedbiri de onun tedbirinden, onun kaderinden doğmadır ya!   Hakk’ın yücelttiği iş,işe yarar. Nihayet biten, ilk ekilendir.   Madem ki sevgiliye esirsin, ey âşık ektiğini onun için ek!   Hırsız nefsin etrafında dolaşma, onun işine bulaşma. Bir iş, Hakk’ın işi değil mi? Hiçtir hiç!
   Kıyamet günü gelmeden, gece hırsızı, mal sahibinin yanında rüsvay olmadan bu işten vazgeç.
1065. Hilelerle, tedbirlerle çalınmış olan malın vebali adalet günü çalan adamın boynunda kalır.   Yüz binlerce akıl, bir araya gelip onun tuzağına aykırı bir tuzak kurmak isterler, kurarlar da.   Kurdukları tuzağı pek kuvvetli pek yerinde ve kâfi bulurlar ama bir çöp parçası rüzgâra nasıl dayanabilir?   Eğer sen “Şu halde varlığın ne faydası var?” dersen senin bu sualinde fayda var mı inatçı adam?
   Sualinde fayda yoksa bu abes ve faydasız suali niye dinleyeyim?
1070. Eğer bir çok faydaları varsa neden bu cihan faydasız olsun öyle ise?    Cihan, bir cihetten faydasız, başka bir cihetten faydalarla dopdoludur.   Sana faydalı olan şey, bana faydasızsa.. mademki sence faydalı, onun yapmaktan geri durma.   Yusuf’un güzelliği kardeşlerince abesti,lüzumsuzdu.. Fakat bütün bir âleme faydalıydı.
   Davut’un sesi kadar güzeldi ama güzel sesten anlamayanlar dinlemek istemezlerdi.
1075. Nil nehrinin suyu, Âbıhayattan daha hoştu, daha feyizliydi. Fakat nasipsiz ve münkir olanlara kandı.   Şehitlik, mümin için hayattır, münafık için ölüm ve çürüme!   Âlemde bir sürü halkın mahrum olmadığı bir nimet var mı? Söyle.   Şekerden öküze, eşeğe ne fayda var? Her canın başka bir gıdası vardır.
   Fakat o gıda, gıdalanan kişiye arızî ise ona nasihat etmek de onu doğru yola getirmek demektir.
1080. Birisi hastalık dolayısıyla toprak yemeyi sevse toprağı,kendisine gıda sanır ama,   Asıl gıdasını unutmuş, hastalık yüzünden alıştığı gıdaya yüz tutmuştur.   Şerbeti bırakmıştır da zehir yemektedir. Hastalık yüzünden alıştığı gıda kendisine tatlı gelmiştir.   İnsanın asli gıdası Tanrı nurudur; ona hayvan gıdası lâyık değil! 
   Fakat gönül, hastalık yüzünden bu gıdaya düşmüştür; gece gündüz bu suyu içmekte, bu toprağı yemektedir.
1085. Bu gıdayı yiyen kişinin yüzü sapsarıdır. Ayağı tutmaz kalbi helacana uğrar. Nerede yol, yol olan göklerin gıdası nerede bu?   O, gıda devletin has kullarına mahsustur. O, boğazsız âletsiz yenir.   Güneşin gıdası, Arş nurundandır, hasetçinin, Şeytan’ın gıdası ferş dumanından!    Tanrı, şehitler için “ Onlar rızıklanırlar” buyurdu. O, gıda için ne ağız vardır, ne tabak!
   Gönül, her dosttan bir gıda ile gıdalanır, her bilgiden bir lezzet alır.
1090. Her insanın sureti,bir kâseye benzer.Göz de suretinin mânasına ait bir duygu âletidir.   Herkesin yüzünden bir şey yemekte, her buluştuğundan bir şey almaktasın.   Yıldız, yıldızla kırân etti mi mutlaka her ikisine uygun bir şey doğar.   Erkekle kadının buluşmasından çocuk doğduğu gibi,taşla demirin birleşmesinden de kıvılcım meydana gelir.
   Toprağın, yağmurla kırânı, meyveleri, yeşillikleri, çiçekleri bitirir.
1095. İnsan, yeşilliğe baksa gönlü hoşlanır,gamı gider, neşelenir.   Canımız neşelenirse bizden iyilikler, ihsanlar doğar.   Güzelce, dilediğimiz gibi gezdik, eğlendik mi karnımız acıkır, iştahımız artar.   Rengin kızarması karanlıktandır.Kan da hoş ve gül renkli güneştendir.
   Renklerin en güzeli kırmızı renktir. O renk de güneştendir, güneşten meydana gelir.
1100. Zuhale karîn olan her yer çoraklaşır, oraya ekin ekilemez.   Bir şeyin bir şeyle birleşmesi,kuvvetin halindeki fiili meydana çıkarır; Şeytan’ın münafıkla birleşmesi gibi.    Bu mânalara, dokuzuncu kat gökten yüce derecesiz dereceler, mekânsız yücelikler vardır.   Halkın makamı, derecesi ariyettir. Fakat Emir Âlemi olan Melekût diyarının makam ve derecesi aslidir.
   Halbuki halk, makam ve derece için aşağılıklara katlanır,bayağı hallere düşer, yücelik ümidiyle horluktan lezzet alır,hoşlanır!
1105. On günlük yücelik için zilleti çekerler, gam ve gussa ile boyunlarını iğ gibi ipince bir hale korlar.   Nasıl oluyor da benim bulunduğum yere, bu yücelikten aydın güneş olduğum mekâna gelmiyorlar?   Güneşin doğduğu yer, kapkara bir burçtur. Bizim güneşimizse doğu yerlerinden dışarıdır!   Onun doğduğu yer, zerrelerine nispetle doğu yeridir. Halbuki zatı ne doğar, ne dolunur!
   Onun arta kalan zerreleri olan bizler de iki cihanda gölgesiz bir güneşiz.
1110. Ne şaşılacak şey! Böyle olduğu halde yine Şems’in etrafında dönüp dolaşmaktayım. Buna sebep de yine Şems’in ışığı, aydınlığı!   Şems, hem sebepleri, vesileleri meydana getirmede, hem de sebepler, vesileler ona erişememekte!    Yüz binlerce defa ümidimi kestim. Kimden mi? Şems’ten. Buna inanır mısınız?   Ben güneşten ümidimi keseyim, balık suya sabretsin! Bu sözüme inanma sakın!
   Ümitsizliğe düşersem ümitsizliğimde güneşin işidir, onun tecellisidir ey Hasan!
1115. Sanat, nasıl olur da sanatkârdan ayrılır? Hiç var olan,varlıktan başka bir yerde otlar mı?   Bütün varlıklar bu bahçede yayılır…İster Burak olsun, ister Arap atları, ister eşek!   Fakat bu hareketlerin bu denizden olduğunu görmeyen, her an yeni bir mihraba yüz çevirir.   O, tatlı denizden acı su içe, içe nihayet o acı su, gözünü kör etmiştir.
   Deniz “ Ey kör, benden sağ elinle su iç de gözün açılsın” der.
1120. Burada sağ el, hüsnü zandır. Çünkü iyinin, kötünün nereden geldiğini hüsnü zan bilir.   Ey mızrak, seni bir döndüren var. O yüzden bazen dümdüz dikilmekte, bazen iki kat olmuş gibi eğilmektesin.   Şemsettin’in aşkıyla tırnağımız yok ki. Yoksa bu körün güzünü açardık!   Ey Hak ziyası Hüsâmettin; sen hasetçinin gözünün körlüğüne rağmen hemen yürü, onun illetini tedavi et!
   Senin ilâcın çabucak tesir eden ululuk tutyası, eseri mutlaka görülen karanlıklar dağıtıcı bir ilâçtır.
1125. O ilâç, bir körün gözüne konsa yüzyıllık zulmeti derhal giderir.   Hasetçiden başka bütün körleri tedavi et! Fakat seni inkâr eden hasetçiyi tedavi etmek.   Hattâ, sana haset eden ben bile olsam, bırak, can çekişip durayım, sakın can bağışlama.   Güneşe haset eden, güneşin varlığından incinen kişi yok mu?
   Ah, işte sana devası olmayan illet. O adam kördür, kör! İşte sana ebediyen kuyunun ta dibine düşmüş kalmış bir kişi!
1130. O ezeli güneşi yok etmek ister, fakat söyle, bu muradı nasıl olur da yerine gelir, imkan var mı?

                                Doğan’ın viranede baykuşlar içine düşmesi

   Doğan diye, dönüp tekrar padişaha gelen doğana derler. Yolunu kaybeden kör doğandır.    Bir doğan, yolunu kaybetti, bir viraneye düştü, Baykuşların arasıda kaldı.    O rıza nurundandı, baştanbaşa nurdu; fakat kaza ve kader çavuşu, gözünü kör etti; 
   Gözüne toprak saçtı, onu yoldan sapıttı, viranede baykuşlar arasına uğrattı.
1135. Padişahtan ayrı düşmesi şöyle dursun, baykuşlar, başına vurmağa, güzelim kanatlarını yolmaya başladılar.         Baykuşlar arasına “Kendinize gelin; doğan yerinizi, yurdunuzu almaya geldi” diye bir velveledir düştü.        Mahalle köpekleri gibi hepsi de kızgın, korkunç bir halde garip doğanın başına üşüşüp hırkasını çekiştirmeye başladılar.   Doğan, “ Ben baykuşlara lâyık mıyım? Baykuşlara bunun gibi yüzlerce virane bağışladım. 
   Ben burada kalmak istemem, padişaha dönmek isterim.
1140. Tasalanıp kendinize kıymayın. Ben burada durmam vatanıma giderim.    Bu harabe, sizin gözünüze hoş bir yer görünüyor, bana değil. Benim naz ettiğim yer, padişahın koludur” diyordu.      Baykuş ise “ Doğan sizi evinizden, barkınızdan etmek için hileye sapıyor.    Hile ile bizi yurdumuzdan ayırmak, yuvamızdan etmek niyetinde. 
   Bu hileci tokluk gösteriyor ama Tanrı hakkı için bütün harislerden beterdir.
1145. Hırsından balçığı pekmez gibi yer. Ayıya kuyruğunuzu kaptırmayın.    Bizim gibi saf kişileri yoldan çıkarmak için padişahtan, padişahın elinden dem vurmakta.   Bir kuşcağız, hiç padişahla düşüp kalkar mı? Bir parçacık aklınız varsa dinlemeyin bu sözü,    O, padişahın cinsinden mi, vezirin cinsinden mi? Hiç sarımsakla badem helvası yenir mi? 
   Padişah, adamlarıyla beni arıyor demesi de hilesinden, fendinden.
1150. Bu, kabul edilmeyecek bir malihulya. Bu, olmayacak bir lâf, ahmak aldatmak için kurulmuş bir tuzak!    Kim buna inanırsa ahmaklığından inanır . Zayıf bir kuşcağızın padişahla ne münasebeti olabilir?    En aşağı bir baykuş , onun beynine vursa ona padişahtan yardımcı gelecek ha! Hani, nerede?” demekteydi.    Doğan dedi ki: “ Benim bir tüyüm bile kopsa padişah, baykuş yuvasının kökünü kazır. 
   Baykuş kim oluyor ki? Bir doğan bile beni incitir, gönlümü kırar, bana cefa ederse,
1155. Padişah; her yokuşta her inişte doğan başlarından harmanlar yapar, tepeler yüceltir.    Benim bekçim, onun inayetleridir. Nereye varırsam padişah arkamdadır.    Hayalim, padişahın gönlündedir. O, bensiz duramaz.       Padişah beni uçurunca onun ziyası gibi gönül yücelerinde uçarım. 
   Ay gibi güneş gibi uçup gök perdelerini aşarım.
1160. Akılların aydınlığı, benim fikrimden; göklerin halk edilmesi, benim yüzümdendir.    Öyle bir doğanım ki Hüma bile bana hayran olur. Baykuş kim oluyor ki sırımı bilsin.    Padişah, benim kurtulmam için zindanı açtı, Yüz binlerce mahpusu azadetti.    Bir zamancağız beni baykuşlara hemdem etti de benim yüzümden baykuşları doğanlaştırdı. 
   Ne mutlu o doğana ki uçuşuma uyar; talihi yâr olur da sırrımı anlar.
1165. Bana yapışın da doğan olun, baykuşsanız bile doğanlaşın!    Böyle bir padişaha sevgili olan nereye düşerse, düşsün, nasıl olur da garip olur.?   Padişah kimin derdine derman olursa o, ney gibi feryat eder, sessiz sedasız kalmaz.    Ben mülk sahibiyim, başkasının sofrasına oturup yemeğini yemiyorum. Padişah, uzaktan benim davulumu çalmakta,nöbetimi vurmakta.
   Benim davulumu döğen “İrciî” sesidir. Benimle dâvaya girişenlerin rağmine şahidim, Tanrıdır.
1170. Padişahın cinsinden değilim, hâşa… bunu iddia etmiyorum. Fakat onun tecellisiyle, onun nuruna sahibim.    Cins oluş, sade şekil ve zat bakımından değildir. Su, nebatta toprağın cinsinden sayılır.    Rüzgâr, ateşi yaktığı, yanmasına yardım ettiği için rüzgârın cinsi demektir. Nihayet şarap,tabiata neşe verdiğinden onun cinsidir.    Cinsimiz, padişah cinsinden olmadığı için varlığımız onun varlığına büründü, yok oldu. 
   Varlığımız kalmayınca da tek olarak onun varlığı kaldı. Ben onun atının ayağı önünde toz gibiyim, toz gibi!
1175. Can da, canın nişaneleri de toprak oldu. Toprakta onun ayak izi var.”    Bu izi bulmak için ayağı altında toprak ol ki başı dik kişilerin tacı olasın.    Sizi şeklimin aldatmaması için sözümü dinlemeden şarabımı için, mezemi yiyin.    Nice kişiler var ki suret, onların yolarını kesti. Surette kastettiler, Allah’a çattılar. 
   Bu can da, bedenle birleşmiştir ya. Fakat hiç can bedene benzer mi?
1180. Göz nuru iç yağıyla eş olmuştur, gönül nuru bir katre kanda gizli.    Neşe ciğerin kızılındandır, gam karasında; akıl bir mum gibi beynim içinde.    Bu alâkadar keyfiyetsiz bir tarzdadır. Akıllar, bu keyfiyetsizliği bilmede âcizdir.    Külli can, cüzi cana alâkalandı; can ondan bir inci alıp boynuna koydu. 
   Meryem nasıl gönüller alan Mesih’e gebe kaldıysa can da onun gibi koynuna aldığı o inciden gebe kaldı.
1185. Fakat o Mesih, kuru ve yaş üstünde, yeryüzünde seyahat eden Mesih değildir. O Mesih’in şanı seyahatten yücedir.    Can, canlar canından gebe kaldı ya. İşte cihan, böyle candan gebe kalır.    Cihan da başka bir cihan doğurur. Bu mahşer de başka bir mahşer gösterir.    Kıyamete kadar söylesem, saysam bu kıyameti anlatamam. 
   Bu, sözler, mâna bakımından “ Yarab” nidasına benzer. Harfler, bir tatlı dudaklının nefesini avlamağa tuzaktır.
1190. Kulun “Yarab” sözüne Tanrının “Lebbeyk” cevabı geldikten sonra, nasıl olur da “ Yarab” demekte kusur eder?    Fakat bu “ lebbeyk” öyle bir “Lebbeyk” tir ki onu işitemezsin ama baştan aşağıya kadar bütün vücudunla tadabilirsin.

                         Susuz birisinin duvarın üstünden ırmağa taş,topaç atması

   Bir ırmak kıyısında yüksek bir duvar vardı. Duvarın üstünde dertli bir susuz duruyordu.   Suya erişmesine o duvar mâniydi. Susuz adam, âdeta su için balık gibi çırpınmaktaydı.
   Birden suya bir kerpiç parçası attı. Suyun sesi bir göz gibi kulağına geldi.
1195. O ses, tatlı bir sevgilinin sesi gibiydi. O ses, adamı şarap gibi sarhoş etmişti.   O minhetlere düşmüş adam, suyun temiz sesinden hoşlanıp duvardan kerpiç kopararak suya atmaya başladı.   Su sanki “Ey adam, bana taş atmadan ne fayda elde ediyorsun ki?” diye bağırmaktaydı.   Susuz dedi ki. “ Ey su, iki fayda var. Onun için ben bu işten el çekmem.
   Birinci fayda şu: Su sesini duymak, susuzlara rebap dinlemek gibi.
1200. Su sesi İsrafil’in sesine benziyor. Ölü bile bu sesten hayat bulmada.   Yahut bu ses, bahar günlerindeki gök gürültüsü sesini andırıyor.   Bu ses yüzünden bağlar, bahçeler, ne kadar güzelleşiyor, çiçeklerle dolar.   Yahut yoksula zekât zamanını geldiği söylenmiş, mahpusa kurtuluş müjdesi verilmiş gibi.   Muhammet’e Yemen’den gelen ve ağızsız söylenen Rahman nefesine.
Yahut âsilere şefaate gelen Ahmed’in,
1205. Yahut da zayıf Yakub’un canına erişen güzel ve lâtif Yusuf’un kokusuna benziyor.   Öbür faydası da duvardan koparıp tertemiz suya attığım her taş, her kerpiç parçası,   Yüksek duvarı biraz daha alçaltıyor, her defasında duvar biraz daha inmiş oluyor.   Duvarın alçalması, suya yaklaşmama sebep olmakta.Duvarın ortadan kalkması vuslata çare bulmakta.”
   Duvardaki o taşları, kerpiçleri koparmak “Secde et de yaklaş” âyetindeki yakınlığı mucip olan secdedir.
1210. Duvarın boynu yüksekken bu baş indirmeğe mânidir.   Bu toprak bedenden kurtulmadıkça  Âbıhayata secde edemem.   Duvar üstündekilerden en fazla susuz kimse; taşı, topacı en çabuk koparıp atan da odur.   Suyun sesine en fazla âşık olan duvardan en büyük taşı koparıp atar.   O adam, suyun sesinden, âdeta boğazına kadar şaraba batmışçasına neşelenir.
   Yabancı kişi ise kerpicin suya düşünce bluk diye çıkardığı sesten başka bir şey duymaz.
1215. Ne mutlu o kişiye ki gençlik çağını ganimet bilir de borcunu öder.   Kudretli olduğu günlerde sıhhatli, güçlü, kuvvetli bulunduğu zamanlarda bu işi başarır.   Çünkü gençlik çağı, yemyeşil,terütaze bir bahçe gibi esirgemeksizin meyveleri yetiştirir.   Genç adamın kuvvet ve şehvet çeşmeleri akıp durur. Bedenin zeminini onlarla yeşertir.
   Gençlik; mamur, tavanı adamakıllı yüksek, dört duvarı sapasağlam bir eve benzer.
1220. Ne mutlu o kişiye ki ihtiyarlık günleri gelip çatmadan, boynunu liften yapılmış iple bağlamadan…      Toprak çoraklaşıp akmadan, kaymadan işini başarmıştır. Çünkü çorak yerden güzel nebatat asla yetişmez.   İhtiyarın gücü, kuvveti kesilir, şehvet suyu akmaz olur. Kendisinden de faydalanmaz, başkalarına da faydası dokunmaz.   Kaşları eyer kuskunu gibi aşağı düşer, gözü yaşarır, görmez olur.   Yüzü buruşur, kertenkele sırtına döner. Söz söyleyemez, tat alamaz olur, dişleri bir şey kesmez bir hale gelir.

1225. Gün geçip gitmiş, akşam çağı gelip çatmış,leş gibi beden topallamakta, yolsa uzun.. İş görülecek yer yıkık iş işten geçmiş..
   Kötü huyların kökleri kuvvetlenmiş, onu kökünden söküp çıkarma kuvveti de azalmış!
ALINTIDIR

Mevlana Mesnevi Nefis Cehennemi(2.Kitap)


Mevlana Mesnevi Nefis Cehennemi(2.Kitap)


   Valinin,yola diken ekene “Yola diktiğin dikenleri sök” diye emir vermesi
   Bu iş, o tatlı sözlü, fakat kötü huylu adamın yol üstüne diken dikmesine benzer.   Yoldan geçenler ona darılmaya başladılar, bu dikenleri sök diye bir hayli söylediler, fakat fayda etmedi.
   Her an o dikenler çoğalmakta, halkın ayağı dikenler yüzünden kanamaktaydı.
1230. Halkın elbisesi dikenlerden yırtılmakta, yoksulların ayakları paramparça olmaktaydı.   Vali, ona “Mutlaka bunları sök” dedikçe. “ Evet, bir gün sökerim” diyordu.   Bir müddet “Yarın, yarın” diye vâde verip durdu. Bu müddet için de diktiği dikenler kökleşti, kuvvetlendi.   Vali, bir gün “ Ey va’din de durmayan, beri gel, emrettiğimiz işi sürüncemede bırakma” dedi.
   Adam dedi ki: Babacığım, bir hayli gün var, bugün olmazsa yarın!”Vali “ Hayır,acele davran, işi savsaklama.
1235. Sen bu işi yarın görürüm diyorsun ama şunu bil ki gün geçtikçe,   O dikenler daha ziyade yeşeriyor, dikeni sökecek de ihtiyarlayıp âciz bir hale geliyor.   Diken kuvvetlenmekte, büyümekte, diken sökecekse ihtiyarlamakta, kuvvetten düşmekte.   Diken her gün, her an yeşerip tazelenmekte.Diken her gün perişan bir hale gelmekte, kuruyup kalmakta!
   O daha ziyade gençleşiyor, sen daha fazla ihtiyarlıyorsun. Çabuk ol, zamanını geçirme” dedi.
1240. Her kötü huyunu bir diken bil; dikenler kaç keredir senin ayağını zedelemekte.   Nice defalardır kötü huyunu bir diken bil; Dikenler kaç keredir senin ayağını zedelemekte.   Nice defalardır kötü huydan perişan bir hale düştün. Fakat duygun yok ki. Pek duygusuzlaştın.   Çirkin huyundan başkalarını ,zarara soktuğundan başkalarına mazarrat verdiğinden,   Gafilsen hiç olmazsa kendi yaraladığını bilirsin ya. Sen hem kendine azapsın, hem başkalarına!
   Ya baltayı al, ercesine vur, Ali gibi bu Hayber kapısını kopar.
1245. Yahut bu dikeni gül fidanına ulaştır, sevgilinin nurunu nâra kavuştur?   Da onun nuru senin ateşini söndürsün; vuslatı, dikenini gül bahçesi haline getirsin.   Sen cehenneme benziyorsun, o ise mümindir. Mümine ateşi söndürmek imkânı var .   Mustafa, cehennemin sözünü naklederek buyurdu ki: “ Cehennem, korkusundan mümine yalvararak,
   “Padişahım, çabuk geç, Nurun, ateşimi söndürecek” der.
1250. Şu halde ateşi helâk eden, müminin nurudur. Çünkü bir şeyi zıddından başka bir şeyle gidermek imkânsızdır.   Adalet gününde ateş, nurun zıddıdır, zira, ateş kahırdan meydana gelmedir, nur, ihsan ve fazıldan.   Ateşin şerrini defetmek istiyorsan ateşin gönlüne rahmet suyunu saç!   O rahmet suyunun kaynağı mümindir.Âbıhayat , ihsan sahibinin pâk ruhudur.
   Nefsin ondan kaçmakta. Çünkü sen ateştensin, o su, ırmak suyu.
1255. Ateş, sudan söndüğündendir ki sudan kaçmaktadır.   Senin duygun, fikrin hep ateşten. Şeyhin duygusu ve fikri ise o güzel nur.   Onun nur suyu ateşe damladı mı ateşten cız ,cız sesi çıkmaya başlar.   O cızladıkça sen ona “ Öl, bit” de ki, bu nefis cehennemin sönsün.
   Sönsün ki senin gül bahçeni yakmasın; senin adalet ve ihsanını söndürmesin.
1260. O söndükten sonra ne dikersen biter… Lâleler , ak güller, marsamalar çıkar.   Yine doğru yoldan alabildiğine gidiyoruz. Hocam, dön geri, yolumuz nerede?   Şunu anlatıyorduk: Hasetçi adam, senin eşeğin topal, konak yeri de adamakıllı uzak.   Yıl geçti, ekin vakti değil. Yüz karalığından, kötü işten başka da mahsul yok.
   Ten ağacına kurt düştü. Onu söküp ateşe atmak lâzım.
1265. Yolcu, kendine gel, kendine… vakit geçti, ömür güneşi kuyuya doğruldu.   Bu iki günceğizinde olsun, kuvvetin varken kocalığını Hak yoluna sarf et.   Elinde kalan şu kadarcık tohumu olsun ek de bu iki anlık müddetten uzun bir ömür bitsin.   Bu aydın çırağ sönmeden kendine gel de hemen fitilini düzelt, yağını tazele.
   Yarın yaparım deme. Nice yarınlar geçti.Ekin zamanı tamamıyla geçmesin ,agâh ol!
1270. Nasihatimi dinle: Ten , kuvvetli bir bağdır. Yeniyi istiyorsan, eskiden soyun!   Dudağını yum, altın dolu avucunu aç. Ten nekesliğini bırak, cömertliği ele al.   Cömertlik, şehvetleri, lezzetleri terk etmedir. Şehvet yüzünden düşen kalkmamıştır.   Bu cömertlik, cennet  selvisinin  bir dalıdır. Yazıklar olsun böyle bir dalı elinden bırakana.
   Bu heva ve hevesi bırakma, sapasağlam bir iptir.Bu dal, canı göğe çeker.
1275. Ey güzel yollu, cömertlik dalı seni yukarı çeke, çeke aslına eriştirdi mi,   Güzellik Yusuf’un, bu âlem kuyu gibidir. Bu ip de Tanrı emrine sabretmedir.   Ey Yusuf, ip sarktı, iki elinle yapış. İpten gafil olma, vakit geçiyor.   Tanrıya hamdolsun ki bu ipi sarkıttılar, fazıl ve rahmeti birbirine kattılar.
   Bu ipe yapış da yeni bir can âlemi apaşikar, fakat görünmez bir âlem göresin.
1280. Hakikatte yok olan şu cihan var gibi görünmekte, hakikatte var olan cihan da adamakıllı gizlenmede.   Rüzgâr esti mi toz toprak görünür, uçup savrulur, rüzgâr görünmez. Toz toprak kendisini gösterir, rüzgâra perde olur.   Zâhiren iş işleyen, hakikatte işsizdir, deriden ibarettir. Gizli olan içtir; asıl odur.   Toprak, rüzgârın elinde bir alete benzer. Asıl toprağı yüce ve tabiatı yüksek bil.
   Toprağa mensup gözün bakışı da toprağa düşer. Rüzgârı gören göz başka bir çeşittir.
1285. Atı at bilir; at, atın eşitidir.Binicinin ahvalini de binici bilir.   Duygu gözü attır, binici Hak nuru. Binici olmadıkça at, zaten işe yaramaz ki.   Şu halde ata terbiye ver, kötü huyunu terk ettir. Yoksa padişah onu kabul etmez.   Atın gözüne yol gösteren, padişahın gözüdür. Padişahın gözü olmadıkça at, bir şey göremez.
   Atların gözleri, ottan, otlaktan başka bir yerde değildir. Onları buralardan başka nereye çağırsan “ gelmem, niye geleyim” derler.
1290. Tanrı nuru, duygu nuruna binmiştir de ondan sonra can, Tanrıya rağbet etmiştir.   Binici olmayan at yol gitmeyi ne bilir? Doğru ve ana caddeyi bilmek için padişah lâzım.   Nuru, binici olan duyguya doğrul. O onur, duyguya ne güzel bir sahiptir.   His nurunu bezeyen, Tanrı nurudur. Bu suretle “Nur üstüne nur” âyetinin mânası zuhur eder.
   His nuru adamı yere çeker, Hak nuru Kevser ırmağına götürür.
1295. Çünkü duygularla idrak edilen âlem, çok aşağılık bir âlemdir. Tanrı nuru bir denizdir, duygu ise bir çiğ tanesi gibi.   Fakat duyguya binmiş olan meydanda değildir, iyi eserlerinden, güzel sözlerinden başka bir şey görünmez.   Duyguya mensup olan nur bile, kesif ve cismani olmakla beraber gözlerin karasında gizlidir.   Öfkenden sen duygu nurunu bile görmüyorsun, dine mensup nuru nasıl görürsün?
   Duygu nuru, bu kadar kesafetiyle beraber gizli olursa ap-arı olan bir ışık nasıl olur da gizli olmaz?
1300. Bu cihan, gayp rüzgârının elinde bir saman çöpüne benzer,tamamıyla âcizdir. Gayp âleminin dileği,   Onu gâh yüceltir, gâh alçaltır. Gâh doğrultur, gâh kırar.   Gâh sağa götürür, gâh sola… gâh gül bahçesi haline kor, gâh diken haline.   El gizlidir, yazı yazan kalemi gör. At oynayıp seğirtmekte, binici meydanda değil.
   Fırlayıp giden oka bak, yay gizli. Canlar meydanda da canların canı görünmüyor.
1305. Oku kırma. O padişah okudur. Yaydan çıkan ok değildir, her şeyi bilenin şastından atılmıştır.   Hak, “ Mâ remeyte iz remeyte” dedi. Tanrı’nın işi, bütün işlere örnektir, misaldir.   Kendi kızgınlığını kır, oku kırma. Senin kızgın gözün sana sütü kan gösterir.   O kanlara bulanmış, senin kanınla ıslanmış oku alıp öp de padişaha götür.
   Meydanda olan âcizdir, bağlanmıştır, zebundur. Görünmeyense pek kuvvetli ve galip.
1310. Biz avlardan ibaretiz, kimin böyle bir tuzağı var? Çevgânın önünde toplardan başka bir şey değiliz, çevgânı idare eden nerde?   Yırtıyor, dikiyor, nerde bu terzi? Üflüyor, yakıyor, nerde bu ateşi yakan?   Bir an içinde sıddıkı kâfir eder, bir an içinde zındıkı zâhit.   Onun içindir ki ihlâs sahibi, varlığından tamamıyla halâs olmadıkça tuzağa düşmek tehlikesindedir.
   Çünkü yoldadır, yol kesicilerse sayısız.Ancak Tanrı amanında olan kurtulur.
1315. Aynası tamamıyla arınmayan, henüz ihlâs sahibidir. Kuş tutmayan henüz avla meşguldür.   Fakat ihlâs sahibini Tanrı ihlâs makamına ulaştırırsa ihlâs sahibi kurtulur, emniyet makamına varır.   Hiçbir ayna yoktur ki ayna olduktan sonra tekrar demir haline gelsin. Hiçbir ekmek yoktur ki tekrar harmandaki buğday şekline dönsün.   Hiçbir üzüm tekrar dönüp koruk olmaz. Hiçbir olmuş meyve tekrar turfanda haline gelmez.
   Piş, ol da bozulmadan kurtul. Yürü, Burhan-ı Muhakkık gibi nur ol.
1320. Kendinden kurtuldun mu tamamıyla Burhan olursun. Kul yok oldu mu sultan kesilirsin.   Bunu apaçık görmek istersen Salâhaddin gösterdi, gözleri görür bir hale getirdi, açtı.   Tanrı nuruna sahip olan her göz, fakrı onun gözünden dersler verir.   Şeyh, Tanrı gibi aletsiz işler görür. Müritlere sözsüz dersler verir.
   Gönül, onun elinde mum gibi yumuşaktır. Mührü, gönle gâh ayıp, gâh şeref damgasını basar.
1325. Mumundaki mühür,bir yüzüğe âlamettir, onu hatırlatır, ya asıl o yüzük de ki nakış kimin âlametidir, kimi hatırlatmaktadır?   O nakış, efkârının her halkası, öbürüne geçmiş, bu suretle birbirine zincirlenmiş olan o Zerger’in fikrini anlatır.   Gönül dağlarındaki bu ses kimin? Bu dağ, gâh sesle dopdolu, gâh bomboş ve sessiz.   Ev sahibi, nerde olursa olsun hâkim ve üstatdır,yaptığı iş yerli yerindedir. Bu gönül dağı, onun sesinden hâli kalmasın!
   Dağ vardır, sesi iki misli aksettirir… Dağ vardır, yüz misli.
1330. Dağ; o sesten ,o sözden yüz binlerce halis ve sâf kaynaklar sızdırır.   Fakat dağdan o lütûf kesildi mi sular, kaynaklarında kan kesilir.   O kadehi kutlu padişahlar padişahı yüzünden Tûr dağı lâl haline geldi.   Dağın cüzileri canlandı, akıllandı. Ey halk biz bir taştan da aşağı mıyız ki ?
   Ne candan bir çeşme coşmakta, ne beden yeşiller giymiş ruhanilere katılmakta…
1335. Onda ne bir iştiyak sahibinin sesi var, ne sâkinin bir yudum şarabının neşesi!   Nerde hamiyet ki böyle bir dağı; keserle, çapayla, neyle olursa kökünden yıksın.Belki cüzilerine bir ay parıltısı vurur, belki ay ışığı, ona yol bulur!   Kıyamette dağlar yerlerinden sökülecek… Senin bir davranman da ne vakit böyle bir keremde bulunacak?
   Bu kıyamet, o kıyametten nasıl olur da aşağı sayılır? O kıyamet yaradır, bu, merheme benzer.
1340. Bu merhemi gören yaradan kurtulmuştur. Bu güzelliği gören kötü kişi bile ihsan sahibidir.   Ne mutlu o çirkine ki güzele eş, arkadaş oldu; vah eşi kış olan gül yüzlüye!   Ölmüş eşek cana eş olunca dirilir, canın ta kendisi olur.   Kara odun ateşe eş olur, karalığa gider, baştan başa nur kesilir.
   Ölmüş eşek tuzluya düşünce eşekliği, murdarlığı bir tarafta kalır.
1345. Tanrı gününün rengi Tanrı boyasıdır. Onda her şey bir renge boyanır.   Birisi küpe düşse de sen, ona kalk desen neşesinden “ Beni kınama. Küp benim” der.   O “ Ben küpüm” demek “ Ben, Hakkım” demektir. Demir demirdir ama ateş rengine girmiş, o renge boyanmıştır.   Demirin rengi, ateşin renginde mahvolmuştur. Sükût eder gibi görünmekle beraber ateş olduğundan da dem vurmaktadır.
   Madendeki altın gibi kızarınca sözü; ağızsız, dudaksız  “ Ben ateşim” sözüdür.
1350. Ateşin rengiyle, ateşin tabiatıyla ululanmıştır da der ki: “ Ben ateşim ,ben ateş!   Sen şüpheye düşsen de ben ateşim, istersen bir tecrübe et, elini sür.   Ben ateşim, eğer şüphe ediyorsan bir an olsun yüzünü bana koy ! ”   Âdemoğlu, Tanrı’dan nurlanırsa seçilir de meleklerin mescudu olur.
   Canı melek gibi azgınlıktan ve şüpheden kurtulan kişi de âlemde secde eder.
1355. Ateş nedir, demir nedir? Dudağını yum. Bu benzetişte bulunanla alay etme.
   Ayağını denize pek basma, denizden çok bahsetme… dudağını ısırarak susup kıyısında dur!   Benim gibi yüzlercesi bile denize tahammül edemezler. Fakat yine de denizde boğulmaktan korkmuyor, ona dalmadan duramıyorum.   Canım da denize feda olsun, aklım da. Canın da kan diyetini bu deniz vermekte, aklın da.
   Ayağım oldukça denizde yürürüm, ayağım kalmazsa yine su kuşları gibi denize dalarım.
1360. Huzur da bulunan bîedep kişi huzurda bulunmayan kişiden daha hoştur. Halka da eğridir ama nihayet kapıda değil mi?   Ey teni bulaşmış, pisleşmiş kişi, havuz kenarında dön dolaş. İnsan, havuzun dışındayken nasıl temizlenir?   Havuzdan uzak düşen kişi nasıl temiz olur? O adam bâtın temizliğinden bile uzak düşmüştür.   Bu havuzun temizliğinin haddi yoktur. Cisimlerin temizliği ise pek az bir miktarda olabilir.
   Çünkü gönül havuzdur ama gizli. Bu havuzun, denize gizli bir yolu var.
1365. Senin muayyen miktardaki temizliğin yardım ister. Yoksa sayılı şey  harcandıkça azalır.   Su, pis adama “ Bana koş” der. Pis adamsa “ Sudan utanıyorum” der.   Su der ki: “ Bu utanma, bensiz nasıl zail olur, bu pislik, bensiz nasıl temizlenir?”   Bulaşık ve pis adam; sudan utanır, gizlenirse bu utanma, “Hayâ, imana mânidir” sözünün tahakkukuna sebep olur.
   Gönül, ten havuzunda çamura bulandı ama ten, gönül havuzunda arındı.
1370. Oğul, gönül havuzunun çevresinde olan, ten havuzundan sakın!   Ten deniziyle gönül denizi birbirine bitişiktir, fakat aralarında bir berzah var, birbirlerine karışmazlar.   İster doğru ol, ister eğri. O gönül havuzuna doğru gel, geri kalma.   Padişahların huzurunda can tehlikesi var ama himmetleri yüce kişiler can korkusu yüzünden padişahtan çekinmezler.
   Padişah, şekerden daha tatlı olunca canın tatlılığına gitmesi de daha hoş, daha doğru.
1375. Ey beni kınayan, sen sağ esen ol. Ey selâmet arayan, sen beni bırak!   Benim canım ocaktır, ateşten hoşlanır, ocağa ateş yurdu olmak yeter.   Bana ocak gibi aşka yanmak düştü. Bundan kör olansa zaten ocak değildir.   Azıksızlık azığı sana azık olursa baki olan canı buldun,ölümden kurtuldun demektir.
   Gamdan neşe artmaya başladı mı  can bahçen güllerle, süsenlerle dolar.
1380. Başkasının korktuğu şeyler, sana emniyet verir. Su kuşu, denizden kuvvet bulur, ev kuşuysa perişan olur.   Ey tabip, ben; yine divane oldum.. Sevgili, ben yine kara sevdalara uğradım.   Zincirinin halkalarından her halkanın başka, başka fenleri var. Her halka, başka bir delilik vermede.   Her halkanın eseri, başka, başka fenler. Onun için her an başka deliliklerim var.
   Darbı meseldir, delilikler; fen, fen , çeşit çeşittir. Hele böyle ulu bir beyin zincirine bağlanmış kişide olursa!
1385. Bağımı, öyle bir divanelik kopardı ki bütün divaneler bana nasihat verirler!

                    Zünnun’un hatırını sormak üzere dostlarının tımarhaneye gelmeleri   Bu çeşit delilik, Zünnun’u,  Mısri’nin de başına geldi. Onda yeni ,yeni coşkunluklar, cezbeler meydana gelmekteydi.   Coşkunluğu âdeta göğün üstüne erişecek bir dereceyi buluyor, ciğerler acısı bir hale geliyordu.   Kendine gel ey çorak toprak, kendi coşkunluğunu bu işe sahip olan temiz kişilerin coşkunluğu ile bir tutma!
   Halk onun deliliğine tahammül edemez bir hale geldi.Ateşi, âdeta halkın sakalını tutuşturmaktaydı.
1390. Avamın sakalına ateş düşünce onu körlüklerinden, inatlarından tutup bağladılar.   Halk, bu yolda umumiyetle dara düşse de yine yuları geri çekmeye imkân yoktur.   Bu padişahların hepsi, halktan can korkusuna düştüler. Çünkü bu güruh kördür, padişahların da nişanı yok!   Hüküm külhaniler eline geçince nihayet Zünnun zindana düştü.
   Bir tek ulu padişah, tek başına atına binmiş, gitmekte.. ardına düşen, ona uyan yok. Böyle bir eşi bulunmaz inci, çocukların eline düşmüş.. kadrini bilen anlayan yok.
1395. İnci de nedir ki? Bir katrada gizlenmiş bir deniz.. bir zerreye sığmış güneş!   Öyle bir güneş ki kendisini zerre gösterdi de yavaş, yavaş yüzünü açtı.   Bütün zerreler,onda yok oldu. Âlem, onun yüzünden sarhoş oldu, onun yüzünden kendisine geldi.   Fakat kalem, bir gaddarın elinde oldu mu şüphe yok, Mansur, dâra çekilir.
   Bu hüküm, bu hükümet, kötü kişilerin elinde oldukça elbette peygamberleri öldürmek lâzım.
1400. Yol azıtmış kavim, aptallıklarından  peygamberlere “ Biz, sizi şom bilmekteyiz. Bize sizin yüzünüzden kötülük geliyor” dedi.
ALINTIDIR